Haşlanan Kurbağa Olmayın!


Haşlanan Kurbağa Olmayın, Su Isınmaya Başlayınca Zamanında Sıçrayın!

Haşlanan Kurbağa Olmayın!

1800 'lü yıllardan beri gelen tartışmalı bir hikayedir kaynayan kurbağa. Biyologlar, gazeteciler, siyasiler arasında sürekli tartışılmış. Kimi deneyin gerçeği yansıtmadığını söylerken diğeri 100 yıl sonra yaptığı bir deneyle olabildiğini kanıtlamış, diğeri tekrar tersini iddia etmiş derken bu böyle günümüze kadar gelmiş. Hikaye iş dünyasında çok kullanılır, neredeyse herkes bilir, mesajın gücünü artırmak için bunun bilimsel bir deney olduğu söylenir. Geçmişten beri yapılan deneyleri araştırdığımızda yavaşça kaynatılan suda hem haşlanan hem de sıçrayan kurbağalar var. Bu yüzden deneyin kesinliği yok, ama bence bu hikayenin mecazi bir şekilde güzel bir anekdot olarak kullanılmasında da bir sakınca yok.

Hikaye (deney) şöyle; sıcak su dolu bir kaba kurbağayı koyarsanız hemen zıplar ve kaçar. Mantıklı değil mi, ne de olsa canı yanıyor. Bir de kurbağayı kabın içerisinde soğuk suya koyarsanız önce su içerisinde öylece kalıyor. Sonra kabın sıcaklığını yavaşça artırırsanız, kurbağa bunu fark etmiyor, su kaynıyor ve kurbağa da haşlanarak ölüyor. Bu arada deneylerde bu haşlama süresi 90 dakika civarında, oldukça uzun. Kurbağayı 90 dakika boyunca suda nasıl bekletmişler o da ilginç bir durum tabii. Neyse konumuz bu değil. Siz şimdilik bu deneyi kabul ettiğinizi varsayın, yoksa mesajımı dayandıracak başka bir güçlü anekdot bulmam gerekecek :) .

Modern toplumlarda ve kişilerin yaşamlarında da sıcak su içerisindeki kurbağa gibi benzer durumlar sıkça oluşur. Toplum yaşamını etkileyen bazı şeyler yavaşça değişir, çoğu kimse de bunu fark etmez. Kişisel olarak yaşamlarımızda da bazı alışkanlıklarımız oturdukça suyun ısındığını haşlanmaya doğru gittiğimizi anlayamayız. Örneğin son yaşadığımız toplumsal değişimleri gözlediğimizde denetim mekanizmalarının giderek arttığını hep birlikte izliyoruz.

Bu durumun iyi bir gelişme olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü bir kişi kendisini gözetleniyor ve denetleniyor hissettiğinde, gözetlenmeyen bir kişiye göre farklı davranır. Korku yerleşir ve bu kişiler kendilerini özgür hissedemedikleri için fikir özgürlüğü haklarını da kullanmamaya başlarlar. Böylece en temel haklarımızdan birisi olan fikir ve düşünce özgürlüğümüz büyük ölçüde biz farkında olmadan engellenmiş olur.

Göze batmamak için hepimiz giderek kurallara uymaya başlarız. Böyle bir durumda toplumlarda kendine özgü farklı düşünenlerin sayısı günden güne azalır. Bu tür tek tip toplumlar kendini zihnen veya sosyal olarak yenileyemez. Hoşgörüsüzlük, tahammülsüzlük artarken, aynı zamanda toplumun yaratıcılık, yenilenme, ilerleme olanakları da engellenmiş olur.

Bu işin toplumsal boyutu, bir de kişisel ve özel yaşam boyutu var. Örneğin iyice serdiğiniz bir ilişkiniz ve evliliğiniz siz farkında olmadan iki kişilik bir yalnızlık içinde sona doğru gidiyor olabilir. Aynı şey işiniz için de geçerli, performansınızın düşük olduğu bir işi kaybetmek üzere olduğunuzu anlayamazsınız, bir anda işsizlik ve ciddi bir nakit akışıyla yaşanan sorunlar karşınıza çıkıverir. Veya benim başıma bolca geldiği gibi, işlerin büyüyüp küçülmesine hızlı tepki vermez, altınızda suyun ısınmasına vicdani nedenlerle sessiz kalırsanız bolca para kaybedersiniz. (Ama artık öğrendim diye umuyorum ve üzmek zorunda kaldığım çalışanlarımdan tekrar özür diliyorum). Bu şekilde örnekleri çoğaltmak mümkün.

Bu yüzden son sözüm şu; çok sık olarak termometrenize bir bakıp, suyunuz ne kadar ısınmış, bunu görmeniz gerekiyor. Toplumsal termometre sıcaklıktan patlamak üzere hadi onun için çok fazla bir şey yapamıyor olsanız da kişisel termometrenizden gözünüzü ayırmayın. Oturun zaman ayırın aynen büyük kurumların yaptığı gibi sizi dikkatli ve uyanık tutacak kritik göstergelerinizi belirleyin. Eşinizle aranızdaki sevginin durumu sizce şu anda nedir ve ne olmalı, ne kadardır böyle? Bunun gibi her şeyi belirleyin. Sonra da bunları periyodik olarak sıkça kontrol edin, kötüye giden varsa haşlanmadan zamanında düzeltmeye çalışın, zamanında sıçrayın.

Alıntı