Deccal Tabakta


Kitap, insanlığın en ivedi ve hayati meselesi olan gıda emperyalizmini, Allah ın yarattığı tertemiz gıdalarımızın nasıl kirletildiğini mercek altına alıyor. Umudu da hiçbir zaman elden bırakmayarak okuyucuya ‘ gerçek kurtuluş’ reçeteleri veriyor.

Deccal Tabakta

Hangisi doğru? 

İzaha muhtaç bir konuyu tafsil ederken karşı tarafı ikna için birçok veri kullanılır. İstatistik denilen sosyal alan bunun için geliştirilir. Soruyu soruş biçimi, soranın konuya nasıl baktığını da gösterir. Açlık rakamlarında ve GDO’ya ait verilerde, meseleye nereden bakıyorsanız elde edilen verileri 0 açıdan yansıtarak, istediğiniz manipülasyonu yapabilirsiniz. 

Beslenme ihtiyaçları kişiden kişiye, coğrafyadan coğrafyaya, kültürden kültüre, ülkeden ülkeye değişikük arz edecektir. Tolstoy’a kulak verelim: ““İnsan ne ile yaşar?” sorusunun cevabı aslında basit... İnsanın yaşaması için, çok da fazla bir şeye gerek yok. Kuru ekmek ve su insanın yaşamım sürdürmesine yetiyor. Bedenimiz mükemmel yaratılışı sayesinde, bizim bir şey yapmamıza gerek kalmadan vazifesini sürdürüyor. “İnsanın kalbine ne hükmeder?’Anladım ki insanın kalbine sevgi hükmeder. 'İnsana ne verilmemiştir?’ İnsana kendi ihtiyaçlarının bilgisi verilmemiştir. “İnsan ne ile yaşar?’ Anladım ki insanın elinde hiçbir şey olmasa bile Allah sevgisi olsun yeter. Yani insan Allah’a inanmadan yaşayamaz...”

Kişi kendisine sunulan bir bilgi veya veriden önce bu veriyi sunan kişi veya kurumların kimliğine bakarak, amacını, niyetini sorgulamalıdır. Bu sorgulamadan geçirilmeyen veriler, yanlış taraftarlık ve haksız karşıtlık meydana getirebilir. Kitapta sunmaya çalıştığımız tüm bilgi ve veriler, kalıtım mühendisligi çalışması yapan şirket ve ülkelerin, gerçek niyetlerinin sorgulanması ve deşifrasyonu çabasıdır. GDO ve hibrit tohumların kısa, orta ve uzun vadede insanlıgın yararına olmadığı açıktır. 

İnsanlığın yararına olmayan bu gelişmeye destek vermek, her mideye bir misket, her yöreye bir atom bombasının atılmasına râzı olmak demektir. Çıplak gerçek böyle olunca da, kalıtım mühendisliğine (yani genetik müdahaleye) karşı olmak, fxtrattan yana olmak; kalıtım mühendisliğine taraftar olmak ise, fıtratın tahriüni istemek olarak yorumlanabilir. 

Bu düzen nasıl yıkılır? 

Bir düzeni yıkmak gerektiğinde önce kendimizi bu yıkılışa hazırlamamız gerekiyor. Bunun için de niyet, irade ve eylem gerekir. Hiçbir zaman buna gücüm yeter mi gibi bir endişeye gerek yoktur.]akop Ris ne kadar güzel anlatmış: “Bir taş ustası taşa belki yüz kere vurur ama değil kırmak, küçücük bir çatlak bile oluşturamaz. Sonra birden, yüz birinci vuruşta taş ikiye ayrılıverir. İşte o zaman anlarım ki, taşı ikiye bölen o son vuruş değil, ondan öncekilerdir.” 

Bazılarımız bu düzeni yıkmak için çabalarken, bazılarımızın da düzenin hamiliğini yapması işleri zorlaştıracaktır. Bu bizi yıldırmamalı. Buna düzenin okullarında enjekte edilen tek tiplilik, sessizlik, siniklik, siliklik, bananecilik gibi sayısız virüsün neden olduğunu bilmemiz gerekiyor. Bu virüslerden kurtulmak için dc 'aşı’lanmamız gerekecektir! Bu aşı Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın, GDO’culara ait Novartis, GlaxoSmith Kline ve Sanofi Pasteur firmalarından 223,6 milyon Euro ödeyerek aldığı aşılardan olmadığı gibi, bilakis bu aşılar, o aşının da panzeridir. Bu aşıda bedel, aşı olmakta degil olmamaktadır. Üstelik bunun için ne bir doktor gerekir ne de bir enjektör. Türkiye halkına özür borcu olan aşı propagandisti Akdağ’ın aşıları gibi, ne zararlı bir etkisi vardır, ne de bekle gör gibi bir süreç gerekir... 

Bu çarpık düzenin yıkılıp yıkılmaması elbette insanlara bağlıdır. İşin en önemli yam, bu tchlikeli düzeni yıkmak için tank, top, misket bombaları veyahut başkaca kirli silahlar da gerekmiyor. Tarifi kolay, kullanımı basit bir reçete, hazmı kolay bir menünün yanı sıra ödenecek bir fatura bile söz konusu degildir. Bu eserde özetlemeye çalıştığımız egemen güçler elbette neticeden rahatsız olacaklardır. Bu düzenin ortadan kaldırılması için yapılacak mücadele, bazı patent sahibi ve işbirlikçileri ile yandaşı akademik ve bürokrat çevreleri endişelendirebilir. 

Bu düzeni yıkmak için, ilk adım olarak bu düzenin dayattığı model ve arzulardan kurtulmayı istemek gerekiyor. Nedenlerini kitabın başından bu yana izaha gayret ettiğimiz üzere, sadece inanmak ve istemek gerekiyor. Niyetimiz varsa, sıra irade vc cylemdcdir. O halde yola “bize bir şey olmaz’, “atın ölümü arpadan olsun’ şeklindeki zillet düşüncelerden kurtulmayı telkin ederek devam etmek gerekiyor. Gerçekten insan güçlü bir iradeye sahiptir. Bu bedbaht düzenin dayattığı modelden kurtulmanın, hem bizim hem dc insanlığın hayrına yapılabilecek en iyi eylem olduğundan hiç şüphemiz olmamalıdır. Bu düzen, tüm canlılara dünyayı dar eden yıkılası bir sistemdir. Bu düzenden hayır beklemek şeytandan hayır beklemekten daha kötüdür. Bu düzen hayır degil şer, yararlı degil zararlı bir düzendir. Önümüzde yıkmak mı yıkmamak mı diye iki seçenek yoktur. Bu yıkımda rol almayan gençler gelecek hayallerinden, evliler çocuk beklentilerinden, orta yaşlılar torun sevgisinden ve sağlıklı bir yaşlılık hayalinden vazgeçmeye mecburdurlar. 

Tek yol devrim! Yani bu düzeni yıkmak! 

Sokaklarda her gün “Tek yol devrim”, “Bu düzen yıkılacak” gibi sloganların atıldığı günlere yetişebilen belki de son nesil 40 yaş ve üzerindekilerdir. Fakat bu yeni devrim için, cop yemeyi göze almaya, parmaklıklar ardında beklemeye, korsan duvar yazıları yazmaya, gecenin bir yarısında bildiri dağıtmaya gerek yoktur. Geleceğimizi kontrol etmek ve bağımsızlığımızı sona erdirmek için girişilen bu süreç “Global Devlerin Oyunu'ise ve yaşamımız bu güçlerin verecekleri kararlara bağlıysa, buna karşı çıkmak herkes için kaçınılmaz bir görevdir. Çünkü günahsız bir bebek, bu çirkef düzenin parçası olarak doğuyor. Bunun için ilk adım olarak, hem bu ülkedeki düzenin hem de küresel düzenin zihnimize ilmek ilmek dokuduğu zararlı hasletlerden kurtulmak hedef olarak konulmalıdır. İkinci adım olarak ise, gıda ürünlerinin etiketleri okunmaya başlanmak. Bilmediğimiz bir içerik görünce, onun ne oldugunu öğreninceye kadar o ürünü tüketmekten vazgeçmeli vc zararsıılıgmdan emin olana dek tüketmcmelidir. 

En önemlisi, pazara arz edilip ardından reklâm edilerek tükettirilen ne kadar ürün varsa hepsinden uzak durulmalıdır. Kendi talebimizi oluşturmak, üreticilerin talcbimize yönelik üretim yapmalarını sağlamak demektir ki, gerçek çözüm burada yatıyor. 

İnsanlar serbest piyasa denilen emperyalist düzende mideleri üzerinden yönetiliyorlar. Bu düzenden rahatsız olmamak insanî olamaz. Bu bozuk düzeni savunmak bozulmuşluk alametidir. İnsanlar tüketmeme gücünü devreye sokma, hiçbir güç bunu göz ardı edemez. Örnegin tüketim alışkanlıklarımızda yağ tercihlerimizi değiştirmeliyiz. Sızma zeytinyağı dışındaki tüm yağların GDO'lu olabileceğini bilerek bu yağlardan uzak durabiliriz. Çoğunluğunun alerjen, kanserojen, GDO’lu, menşei bilinmeyen hayvan veya böceklerden elde edilme ihtimali nedeniyle katkı maddelerinden uzak durmalı, tatlandırıcıh ve özellikle de ‘soya lesitini içeren gıdaları tüketmemeliyiz. Bu düzeni yıkmanın başka yolu yok! 

Aldanan olmak 

Peygamber’in Medine'ye hicretinden sonraki ilk işlerinden biri, Medine Pazarı'nı kurmak olmuştur. Tıpkı bugünün piyasalarında olduğu gibi, Medine'nin o anki mevcut pazarlarına da büyük oranda müşrikler ve Yahudiler hâkimdir. Peygamber ‘(s.a.v.)’ Medine’deki pazarları gezer ve bu pazarların Müslümanların pazar alam olamayacağı kanaatine varır. Efendimiz ‘(s.a.v.)’, ehli küfrün “aldatmaya dayalı ticarî sistemini ortadan kaldırmak ve insanlığa örnek olacak Müslüman tüccarlar yetiştirmek' için Medine Pazarı'nı kurar. Bu pazarın denetçilerinden biri Hz Ömer ‘r.a.', diğeri de hanım sahabelerden Şifa Bint-i Abd’illah ‘r.a.’dır. 

Medine Pazarı'nın ana amacı, Müslümanları üretimde, ticarette ve tüketimde kâfîrlere benzemekten korumak ve kendi ilkelerini insanlığa vazetmektir. Hz. Peygamber ‘(s.a.v.)’ “hilenin haram ve ahret sorumluluğa neden olduğunu” bildirmiş ve ana ilke olarak “...Bizi aldatan bizden degildir.”325 buyurmuştur. Tüccara alışverişlerde doğruluğu telkin etmiş, dürüst tüccarın Peygamberler ve şehitlerle birlikte haşr olunacağını haber vermiştir. İslam, tüketicinin inanç ve sağlık konularında korunması için gerekli tüm önlemleri altmş; haram, sağlıksız (çürük ve bozuk) mal satmayı, nitelikli ürünün niteliksiz ürünlerle karıştırılmasını yasaldamıştır. Bunun en önemli örneği, zikredilen Hadis-i Şerif’tir. Tüccann sattığı helal bir ürün olsa bile, ayıplı malı, ayıbım tüketiciye ve müşteriye anlatmadan satmasının helâl olmayacağım bildirir. Bir adım daha atan Efendimiz (s.a.v.) aldatanların “Müslüman olmadığını’ ifade ederek; tüketiciyi kâmil bir manada korurken, üretici ve satıcının yapacağı hilenin dinine yani ebedi hayatına mâl olacağım ortaya koyar. Günümüz endüstri ve tüketim alışkanlıkları ise, haz ve tahrip üzerine bina edilmiştir. Materyalistlerin yürüttüğü ve yönettiği bu süreçte aldatmak ana ilke haline gelmiştir. Reklâmla desteklenen haz kültürü, sağlık, çevre, din gibi ne kadar olumlu değer üreten kaynak varsa tamamının önerilerini göz ardı ettirmek ve unutturmak hatta tahrif etmek için elinden geleni yapmaktadır. Başta televizyon olmak üzere ne kadar iletişim aracı varsa, bir haz pompacısı gibi çalışmaktadır. Ne acıdır ki hazzın esiri olmak, sadece Batılı düşünce ve inanç sahiplerinin yakalandığı bir hastalık olmayıp, ister üretici, ister sancı, isterse de tüketici olsun Müslümanların ezici çoğunluğu için de geçerlidir. Batılı ticaret kurallarını Medine Pazarı’nın ilkelerine tercih eder duruma düşen Müslümanlar da, ne acıdır ki hem ‘aldatan’ hem de ‘aldanan’ olmaya razı olmuşlardır. Bugün namazını kılan, orucunu tutan, haccını if‘a eden, zekâtını veren bir Müslüman’ın ürettiği bir tüketim maddesinden hem sağlık, hem hijyen, hem de dinî açıdan maalesef emin değiliz. Kimileri bir kişinin dinî kimliğine bakarak ürettiği ürünlerin helâlliği, temizliği yahut da sağlıklılığı konusunda öylesine emin gözüldiyorlar ki.. Kendi hallerinden bile emin ohnayanlann, başkalarının ürünlerini hiçbir inceleme ve sorguya tâbi tutmadan tüketmeleri kolaycı bir yaklaşımdır. Bugün görüyoruz ki; domuz jelâtinini ürününe ekleyip, sığır jelâtini yahut da yenilebilir jelâtin yazan da bu güvene mahzardır. Kaldı ki çoğu Müslüman üretici bile jelâtinin ya da benzer bir hammaddenin yahut da GDO’lu katkı maddelerinin içeriği konusunda hemen hiçbir tasnif ve inceleme gayreti içinde değildir. Hemen hepsi, sistemin böyle kunılduğu ve başka bir alternatifin bulunmadığı saplantısındadır. Bu yüzdendir ki, mensubu olduğu mezhep tarafindan da haram sayılan hayvanlar ve böceklerden mamul katkı maddeleri ile kanserojen olduğu konusunda hiçbir şüpheye mahal kalmayan katkı maddclcrinin de, şeker yerine kullanılan ve sayısız tehlike içeren tatlandırıcılann da, GDO’lu olanın da farkında değiller. İçinde bulunduğumuz durum, Medyen ehline rahmet okutacak kadar, her türlü hileyi barındıran, din ve sağlık referanslarının neredeyse tümüyle yok sayıldığı bir çağdır. Hz. Peygambcr ‘(s.a.v.)’yagmur yağınca ıslanıp, güneşte üstü kuruyan bir mahsule elini daldırınca parmakları ıslanır. Bunun üzerine satıcıyı; "Bu ıslaklık ne?’ diye sorar. Satıcı; 'Ey Allah’ın Rasülü! Yagmur ıslattı”, der. Efendimiz (sav); 'İnsanların görüp alınmaması için o ıslak kısmı ekinin üstüne çıkarsaydın ya! Bizi aldatan bizden degildir” buyurur. Bir Peygamber bugünkü hile ve aldatmalar karşısında çok basit denebilecek bir olayda bile “bizden değildir' ifadesini kullanabiliyorsa, bugünkü her türlü haram ve sağlıksız ürünü tüketime sunan Muslümanlar acaba kimden olmuş olurlar? Müslüman bir üretici ve satıcı ürettiği veya sattığı bir ürünü, Hz. Peygamber'e ikram edemiyor ya da satamıyorsa; onu, hiçbir insana ve canlıya vermemelidir. Müslüman bir tüketicinin yaşadığı bir coğrafyada, şayet helâl ve haram ayracı konusunda sağlıklı bir mekanizma söz konusu degilse ve Türkiye gibi her şeyi laiklik gibi bir muammaya tahvil eden bir sistemde yaşanıyorsa, helâl ve haramları araştırmak, buna göre tüketmek gibi bir farziyet yükümlülüğü vardır. “Bu şirket dindar, o halde ...” diyerek hiçbir ürünü tüketemeyiz. 

Aldananlar unutmamalıdırlar ki; aldatanlar, aldananlar aldandığı için aldatırlar. Aldanan yoksa aldatan da yoktur. Aldatan bir suç işlerken aldanan, hem aldanma hem de aldatanları yaşama fırsatı sunma suçu işlemiş olur. Aldatan Müslüman değilse bu durumda aldanan Müslüman olabilir mi? GDO’lu ürün üretmek ne kadar suçsa, GDO’lu ürün tüketmek de aynıdır. 

Üzerimize düşeni, elimizdeki verilerin bir kısmım kullanarak kaleme almış olduk. Şeriati şöyle diyor: “Allah (c.c.) ne isterse o olacaktır. Benim yapabileceğim ancak kendimi, kalemimi, dilimi, bilgimi satmamaktır. Korkudan sessiz kalmamak veya huzurlu, eziyetsiz, zevkli bir yaşam için ve yarınımı güvence altına alma endişesiyle omzumda taşıdığım bu sorumluluk yükünü yere bırakmamak ve bütün imkânlarımı, yetenelderimi ve ömrünüm her anım bu yola feda etmektir. Eğer bu yolda bir adım atmama izin vermezlerse, engellerlerse, bir yere ulaşamazsam artık bu Allah’ın isteğidir ve Allah’ın eli iledir.” Hepimize düşen budur. 

Bugün GDO için ne yapmalı? 

Kalıtım mühendisliği konusunda özetlemeye çalıştığımız bilgiler siz değerli okurlar için de önemli ise, siz de bu eserden öğrendiklerinizi önce kendi hayatınızda uygulayabilir ve sonra bir başkasına aktararak başkalarını da bilgilendirebilirsiniz. Safınıza kattığımız her kişi, kurtarılmış bir denizyıldızı olacaktır. Kurtarılan her denizyıldızı ise kurtarılmış hayatlardır. Yeryüzünde bir hayat kurtarmaktan daha mukaddes bir iyilik bilen var mı? Varsa o kişi onu yapsın. 

Siz ne yaparsınız? 

Siz bugün bir milletvekiline, bir bakana, Başbakan’a, Cumhurbaşkanı’na, bu konuyu hiç bilmeyen bir insana gerçeği anlatan bir mektup, bir e-posta gönderebilir, bir telefon açarak GDO’nun engellenmesini, gıda güvenliği sorununu çözmelerini, tohumumuzu korumalarını ve gerçek tohumlan gerçek toprakla buluşturarak, gerçek çiftçilerin tabiî ürünler üretip tabiî insanlar meydana gelmesini sağlamalarını isteye 
bilirsiniz. Biliniz ki, toprak temizlenmeden insan temizlenemez. Toprak demek yaşam demektir. Bozuk topraktan sağlam ürün çıkmaz. Ürün sağlam değilse insan da sağlam değildir. İnsanın tabiî yapısına geri döndürülmesi için siz de bir şey yapabilirsiniz. 

Netice Coelho, “İnsan, düşlediği bir şeyi gerçekleştirmek için her zaman bir imkân bulunduğunu bir türlü anlayamadı. Bir şey istediğin zaman, bütün evren, arzunun gerçekleşmesi için işbirliği yapar”diyor. Biz hangi adımı attık da Allah (c.c.) yardım etmedi? Çözüm: Derhal Medine Pazarı ilkelerine dönmektir. Ne diyordu Efendimiz ‘(s.a.v.)’ “Aldatan bizdcn değil.” Bizden değil ne demek? Aldatanları kim besliyor? Elbette aldanan bizler, aldanırken hem kendimizi aldatıyor hem de aldatana yeni firsatlar sunuyoruz. Bu firsatlar sayesinde, insanların ahlak ve sağlığının bozulmasına da yardım etmiş oluyoruz. GDO, insanlık için tarifsiz bir musibettir. Çünkü GDO demek:

Sayısız hastalık demek,
Kölelik demek,
İnsanlığın ortak mülkü tohumları birkaç küresel gücün insafına terk etmek demek,
Bağımsızhğından vazgeçmek demek,
Kısırlaştırılmayı kabul etmek demek,
Bitkilerin ve hayvanların bedduasını almak demek,
Dünyayı yaşanamaz bir yer haline getirmek demek,
Her mideyi misket bombası ile doldurmak demek,
Beden ve ruh sağlığından vazgeçmek demek, 
İnsan ve hayvanlarda yamyamlaşma belirtileri demek, Kötülük ve belâ demek, 
Zulüm ve haksızlık demek, 
Bağımlılık demek, Dedelerimizden aldığımız emanete ihanet demek, 
Ona rıza göstermek şeytana rıza göstermek demek.. 
Karşı durmazsak bu belâlar gelir hepimizi bulur. Kurunun yanında yaşı da yakar. 
Vesselam!

 

--------

Okumaya devam ettim. Ülkemizdeki her görüşten insan bu sıkıntının olduğunu tespit ediyor. Bu eserlerden bir tanesi de Saklı Seçilmişler

İzlemeye devam ettim. Siz de izlemek isterseniz. Food belgeseli.